ikinci ders
Tarih: 17:39, 5/3/2007
Bu dersi alırken attendance ve geç gelmemeye çok duyarlı bir ders olduğunu zannediyordum. Geç kalmamak için seçmeli olarak yalvar yakar aldığım başka bir dersi bırakmak zorunda kaldım. Bugün gördüm ki geç kalmanın hiç bir ehemmiyeti yok bir buçuk saat sonra bile derse gelip pişkin pişkin oturan insanlar gördüm çok canım sıkıldı. Hocanın da gerekli tepkiyi koymaması tuzu biberi oldu.
Bugünkü ders biraz felsefik geçti. İletişim konusu başta olmak üzere bir çok konuyu müzakere ettik. Tek sıra halinde dizilip bir öndekinin sırtına hocanın gösterdiği şekli çizip acaba en son kişiye ulaştığında hangi şekil çıkacak diye bakınca gördük ki her gruptan değişik bir şekil çıktı. Bundan da anlaşılacağı gibi insanlar algıladıkları şeyleri çok farklı olarak başkalarına aktarıyorlar. Bunun bir çok nedeni olabilir. Mesela insan algıladığı birşeyi başkasına aktarırken kendi bildikleriyle modifiye ediyor veya kendi süzgecinden geçirip başkalarına öyle aktarıyor.
Deneyimle alakalı konuşulduğunda gördük ki herkesin kendine göre bir tanımlaması var. Bunları bir diğer arkadaşa aktarırken isimle beraber tanımı söyleyip bir başkasına aynı şekilde iletmeye çalışması ilginç sonuçlar çıkardı. Aynı tanım bir kaç kişiyi gezdikten sonra ya değiştirilmiş ya da kısaltılmış hatta bazılarının unutulmuş olduğunu gördük. Anlaşılan insanlar kısa ve slogan tarzı tanımları ezberlemiş, uzun olanları kısaltmış, kafasına yatmayanları da reddetmiş.
ilk ders
Tarih: 17:29, 5/3/2007
Pred485 dersinden tecrübeli olduğum için özellikle dersin ilk başlarinda yaptığımız hareketlere çok şaşırmadim ama milletin gülüşmeleri hala gözümün önünde.
Ayna oyunu ilk başlarda çok kolaydi ama senkronize olmada biraz zorluk yaşadik. Oyun ilerledikçe zorlaştı. Önce bir geriden daha sonra iki geriden takip ettik. Oyun sonunda çok iyi senkronize olduğumuzun farkına vardim. Ne amaçla yaptık? Hala anlamış değilim. Tabii ders olduğu için hemen bunu okulda nasil uygularim diye düşündüm. Aklıma öğrenciler dersten sıkıldıklarında biraz ara verip bu oyunu oynatmak geldi ama biraz sonra böyle birşeyin yanliş olduğunu öğrendim. Çünkü böyle birşey doğal değildi. Aslolan öğrencilerin konsantrasyonlarını dağıtmadan onlara birşey öğretmek. Yoksa 20 dk sıkıcı bir ders, 5 dk ara, sonra tekrar 20 dk sıkıcı ders hem öğrencileri okuldan soğutur hem dersin verimliliği çok düşer. Netice itibariyle insan zevk alamadığı birşeyi ne kadar dinlemek, ne kadar öğrenmek ister ki?
Başka bir oyun için dışarı çıktık. Doğrusu çok iyi oldu. Dersten sonra bu dersi almayan başka arkdaşların makara konusu olduk ama onların da hoşuna gitmiş. Oyun sayesinde bir arkadaşla hemşehri olduğumuzun farkına vardık. Diğer arkadaşları tanıma fırsatı bulduk. Kovlamaca oyunu da tıpkı çocukluk gunlerindeki gibiydi. İnsanın özlediği şeyleri böyle bir ortamda yaşaması keyif verici. Biran üniversitede olduğunuzu unutmak, çocukluk yıllarına dönmek insanı hüzünlendiriyor.
What is play? What is game? Why do we play? Soruları beni düşünmeye sevketti. Doğrusu daha önce hiç düşünmemiştim. Bir grubun cevabı çok hoşuma gitti, “Play the game”. Mantığıma tam oturdu. Şekillerle de çok güzel ifade etmişler.